20 Ekim 2010 Çarşamba

günlerdir nasıl yorgun hissediyorum . hani böyle yatağa yapışarak yığılsam, bağıra bağıra uyusam  hali üzerimde, üzerinize afiyet. nedenler aradım.. en nihayetinde sorumluyu tespit ettim. kadim ve kronik rahatsızlığım kron (Chron's disease). kendimin kendime ettiği kötülüklerin şu anda en babası olup, kısaca içten  bir kendimi çökertme durumu. hayır ne yemek adı, ne de türküde geçen yer, çökertme. bir iç savaş bu.öyle ki; ak hücrelerim bana saldırıyor. ben ak hüclerime.onlar sonra yine bana saldırıyor.bağışıklık sistemimdeki kodlama hatası default olarak kendini bünyeme kabul ettirmeye çalışıyor, bünye de onu bedenden atmaya. netice: günlük ortalama 10-15 kez tuvalet ziyareti, zaman zaman ateş yükselmesi, sürekli halsizlik, kilo ve iştah kaybı. hayır sürekli açım bir de. çünkü sevgili sindirim sistemim kendi iç savaşını yürütürken en önemli misyonunu unutmuş, beni beslemeyi bırakmış. üstelik doktorum çalıştığı hastaneden ayrılmış.yeni bir doktorla tanıştık ben ve kronum. tahliller verilecek, daha ileri tetkikler yapılacak ve biz, yani ben ve kronum 2-3 haftalık antibiyotik kürüyle yaşamaya çalışacağız.
hayır ne istiyor bu ak hücreler, bir anlasam ! normalde gerçekleşmesi gereken zaman kasım aralık olan alevlenme
bu sefer biraz daha inatla, biraz daha erken ve biraz daha sinsice girdi günlük yaşamıma.10 gündür belediyeye sıvı üretiyorum habire.. !
neticede bununla yaşamak gerek biliyorum ama ben kendim henüz tam olarak anlamamışken, beni bırak bir çok doktor bile bilemezken ne olup bittiğini bunu bir de çalışma yaşamına, etrafına, eş dost ve sosyal çevrene anlatmak da çok zor. sürekli dinlenme gerekliliğini, bazı gıdaları alamamanı(ki bu zamanla kişisel gözlemle oluşan bir bilgi) sürekli bir karın ağrısıyla ortalıkta dolaşmaya çalışmanı, açlıktan bazen ağlama kıvamına gelip ama bir türlü ne yiyeceğini bilememeni, dahası aslında açken canının bir şey yemek istememesini, gittiğin yerleri tuvalet konforuna göre seçmen gerekliliğini, bazen yoldan geçerken bir cafeye, bir dükkana, bir mağazaya
tuvalet sorma zorunluluğunu ve dahası bunun yarattığı içsel rahatsızlığı, bunun bulaşıcı olmayıp sadece günümüz urban hayatı yaşayan orta sınıf bir genç-orta yaşlının sadece kendini çürütme yollarından biri olduğunu
nasıl anlatabilirsin ki?

hergün  aldığın 9 ilacın aslında çok da işe yaramadığı gerçeğine rağmen, belirtileri ve sonuçları pis bir hastalık olan, yakanı hayatın boyunca hiç bırakmayacak bu kron'un bir de ilaçlarının sanırsın altın kaplıymışçasına pahalılığına, yarattığı bu yorgunluk ve bitkinlik hissine, sınavlardan önce çektiğiniz karın ağrısının 5 katının 7/24 çekilmesine ve bir lodosla ve güzelim sonbaharla coşma noktasına gelmesine tepkiliyim sevgili blog okuru.

17 Ekim 2010 Pazar

bu yaz mevsimselini rahmi koç müzesi ziyareti yapmayı planlayarak geçirdikten sonra aynı hafta içinde 2 kez bu güzelim müzenin ziyaretçisi oldum geçtiğimiz günlerde.


ilki can dostum, mimar- designer -celebrity arkadaşım niyazi erdoğanın istanbul fashion week 2010 kapsamındaki defilesinde sergilemiş olduğu "pixel" temalı koleksiyonunun katalog çekimleri içindi.
sanat yönetimini umut eker'in yaptığı, çekimleri oktay bingöl'ün gerçekleştirdiği çekimlerde model yahya doğu demir'di. oldukça samimi bir ortamda gerçekleşen çekimler ekibin uyumlu ve ahenkli ortamında çok güzel ürünler verdi. çekimler sabahın erken saatlerinde tasarımcımızın galata'daki ofisinde başladı ve sırasıyla rahmi koç müzesi ve unkapanında devam etti.
rahmi koç'un bizim için aldığını düşündüğüm thy'larindan 1989 'da emekliye ayrılan cici uçağı dışında ve içinde gerçekleştirdiğimiz çekimler serince bir sonbahar havasında başladı.

hava serinden sıcağa döndükçe biz de üzerimizdeki kıyafetleri teker teker azalttıkça karnımız acıkmaya başlamış, üzerimize az biraz yorgunluk çökmüş, fotoğraf makinasında bir dolu güzel poz birikmişti.

çekimlere sevgili mirkol bey'in 1950lerden kalma her parçasi orijinal muhteşem arabası da katılınca keyfimize diyecek yoktu.

çekim sonrası hep birlikte galata'daki kiva han'da soluklandık ve fotoğlarfların kataloga girişini yapabilmek için son re-touchlar için Oktay'ın üsküdardaki evine yollandık..

ikinci rahmi koç ziyaretim de, birlikte çalıştığım firmalardan roja örmenin (sevgili kurucusu jak bey sevgili eşi rozi'nin isimlerinden oluşma) 60 . yılını kutlamak için toplantığımız etkinlikti. roja , 50 li yıllarda sultan hamam'da başlayan ve dünyaya açılan bir firma oluşuna kadar ki serüvenini anlatan sergiyi yine rahmi koç müzesi evsahipliğinde yaptı.









yahya doğu ve ata kuaför

niyazi erdoğan 
yahya doğu umut eker'le 
yahya ve the otomobil

13 Ekim 2010 Çarşamba

aylar sonra yine ben.. ne kadar tembel olduğumu ve kendi kendimi disipline edemediğimi, böylelikle tescillemiş oluyorum di mi? son kayıttan bu yana ne kadar geçti allah bilir. zamanı saymayı bıraktım artık.

evet gelelim neler olduğuna. korkmayın o kadar uzun bir özet olmayacak. siz okumaktan ben yazmaktan sıkılabilirim neticede:)

bu süre içinde 3 kent gezip, deli gibi çalıştım genel olarak.sırasıyla londra,paris ve stockholm..

londra ,ikinci evim: sürprizlerini yine eteklerinde saklayan, 24 saat yaşayan,canlı ve her daim devinim içinde olan bu kente aşığım ben. richmond,kew gardens, big ben, kraliçenin sarayı,regent street ,oxford street, soho, brick lane, hyde park ve londraa.. bu kadar ara vermiş olduğum için kendime epeyce kızdıktan sonra bir de söz verdim: daha sık geleceğim sana sevgili londra.:)

ardından euro starla yapılan yaklaşık 2,5 saatlik bir yolculuktan sonra paris, aşk kenti. ilk gittiğimde buraya bir daha yalnız gitmeyeceğime dair söz vermiştim. sokaklarında, cafelerinde , köprülerinde yürürken kalbim aşk diye atıyor, kulaklarım kendiliğinden fransız chansonlarını duyuyordu. ama sonraki tüm gidişlerim de hep yalnız oldu.verdiğim sözler konusunda muhteşemim gördüğünüz üzere.
ama çok güzel bir restaurant olan , yemekleri dillere destan , andy warhol ve ekürisinin müdavimi olduğu le 404 restaurantının kardeşi diyebileceğimiz, son derece sıcak havası, saat 20.00 de hala gece için hazırlıklarını yapan -aslında profesyonel olan- bir kadroya sahip ancak yabancılardan pek haz etmeyen mürettabatıyla! ve yemek salonunun ortasında yer alan kocaman masa tenisi masası ve bisikleti ile duvarlardaki resim, kitap ve grafikleriyle aklıllarda kalan muhteşem kuzey afrika yemeği servisiyle ünlü restaurantımız en son ve en yeni kazanımlarımdan biri oldu.derriére,69 rue des gravilliers,paris.www.derriere-resto.com

oy nasıl bir cümle bu böyle :)

ardından stockholmun eylül ayında, istanbul aralığını aratmayacak soğuğu ve kasveti geldi. her ne kadar kasvet desek de ben stockholmu severim. onun o biraz sıkıcı durağanlığı, insanı renkli kıyafetlere iten metal grisi ve tabi ki somon balığı:)

sonra mı? sonrası 3 haftalık bir ayrılıktan sonra maslaktaki kübik alanıma geri dönüş ve the same old routine..