5 Kasım 2010 Cuma

can sıkıntısnın boy verdiği bir cuma akşamı.yanımda kimse yok. bir benim.benle de sıkılıyorum ya. kaçış yok işte!
işe gittim.toplandım birileriyle.birşeyler yedim. bol kahve bol çaylı bir günü bitirdim ofiste.sonra eve doğru yol aldım.vazgeçip olağan durağıma uğradım penguen,uykusuz ve yeni radikalimle. bol çay yüklemeli bir geceydi.
birilerini gördüm. birileri beni gördü.
sıkıntıdan ne yapacağımı bilemezken birden bulmaca sayfasına ilişti gözüm. ne kadar olmuştu sahi bulmaca çözmeyeli?  ben sayamadım. kanımca çok olmuştu.hatta çok yıllar olmuştu.
ilk gençlik yıllarımın güzel ve naif  dostlarından, aynı  fakülte sıralarını da birlikte aşındırdığım sevgili ev arkadaşımla pazar sabahları upuzun süren bir kahvaltının ardından saatlerce uğraş verdiğimiz, final ve vize haftalarında bile bu zevkimizden taviz vermediğimiz bu bulmaca sevgisi ona nereden gelmişti bilemiyorum ama bana babamdan kalan iyi miraslardan biriydi.
biraz daha geriye gittim. babamla oturup, saatlerce, çözülemeden kalan bir sorunun yanıtını ansiklopedilerden, eski bulmacalardan ya da tdk'nun sözlüğünden ( evet tahmin ettiniz o zamanlar ne internet vardı ne de googleing!) bulmaya çalıştığımızı hatırladım. daha o zamanlardan öğrendiğim neo-kolonyalizm, guernica gibi sözcükler sadece sözcük olmaktan çıkıp beynime o zamanlar kazınmışlardı.öğrenme arzum da buradan mı geliyordu acaba? herşeyi bilme isteğim!?
guernica by picasso

çok sonraları bu güzel uğraşı unutmuşum zaar! ama hiç de hoş olmamış. gazetelerin verdikleri bulmaca ekleriyle, baskı miktarı az olduğu için-ki bu daha az kurşun demek- çeşitli ev işlerini gerçekleştirmiş bir bulmaca tutkunuymuşum demek çok yıllarca!
bu gecenin cuma sıkılganlığı bana bu güzel uğraşı yeniden hatırlattı ve çok da güzel zaman geçirtti.
teşekkürler bulmaca, teşekkürler cuma sıkılganlığı..
bulmaca 

20 Ekim 2010 Çarşamba

günlerdir nasıl yorgun hissediyorum . hani böyle yatağa yapışarak yığılsam, bağıra bağıra uyusam  hali üzerimde, üzerinize afiyet. nedenler aradım.. en nihayetinde sorumluyu tespit ettim. kadim ve kronik rahatsızlığım kron (Chron's disease). kendimin kendime ettiği kötülüklerin şu anda en babası olup, kısaca içten  bir kendimi çökertme durumu. hayır ne yemek adı, ne de türküde geçen yer, çökertme. bir iç savaş bu.öyle ki; ak hücrelerim bana saldırıyor. ben ak hüclerime.onlar sonra yine bana saldırıyor.bağışıklık sistemimdeki kodlama hatası default olarak kendini bünyeme kabul ettirmeye çalışıyor, bünye de onu bedenden atmaya. netice: günlük ortalama 10-15 kez tuvalet ziyareti, zaman zaman ateş yükselmesi, sürekli halsizlik, kilo ve iştah kaybı. hayır sürekli açım bir de. çünkü sevgili sindirim sistemim kendi iç savaşını yürütürken en önemli misyonunu unutmuş, beni beslemeyi bırakmış. üstelik doktorum çalıştığı hastaneden ayrılmış.yeni bir doktorla tanıştık ben ve kronum. tahliller verilecek, daha ileri tetkikler yapılacak ve biz, yani ben ve kronum 2-3 haftalık antibiyotik kürüyle yaşamaya çalışacağız.
hayır ne istiyor bu ak hücreler, bir anlasam ! normalde gerçekleşmesi gereken zaman kasım aralık olan alevlenme
bu sefer biraz daha inatla, biraz daha erken ve biraz daha sinsice girdi günlük yaşamıma.10 gündür belediyeye sıvı üretiyorum habire.. !
neticede bununla yaşamak gerek biliyorum ama ben kendim henüz tam olarak anlamamışken, beni bırak bir çok doktor bile bilemezken ne olup bittiğini bunu bir de çalışma yaşamına, etrafına, eş dost ve sosyal çevrene anlatmak da çok zor. sürekli dinlenme gerekliliğini, bazı gıdaları alamamanı(ki bu zamanla kişisel gözlemle oluşan bir bilgi) sürekli bir karın ağrısıyla ortalıkta dolaşmaya çalışmanı, açlıktan bazen ağlama kıvamına gelip ama bir türlü ne yiyeceğini bilememeni, dahası aslında açken canının bir şey yemek istememesini, gittiğin yerleri tuvalet konforuna göre seçmen gerekliliğini, bazen yoldan geçerken bir cafeye, bir dükkana, bir mağazaya
tuvalet sorma zorunluluğunu ve dahası bunun yarattığı içsel rahatsızlığı, bunun bulaşıcı olmayıp sadece günümüz urban hayatı yaşayan orta sınıf bir genç-orta yaşlının sadece kendini çürütme yollarından biri olduğunu
nasıl anlatabilirsin ki?

hergün  aldığın 9 ilacın aslında çok da işe yaramadığı gerçeğine rağmen, belirtileri ve sonuçları pis bir hastalık olan, yakanı hayatın boyunca hiç bırakmayacak bu kron'un bir de ilaçlarının sanırsın altın kaplıymışçasına pahalılığına, yarattığı bu yorgunluk ve bitkinlik hissine, sınavlardan önce çektiğiniz karın ağrısının 5 katının 7/24 çekilmesine ve bir lodosla ve güzelim sonbaharla coşma noktasına gelmesine tepkiliyim sevgili blog okuru.

17 Ekim 2010 Pazar

bu yaz mevsimselini rahmi koç müzesi ziyareti yapmayı planlayarak geçirdikten sonra aynı hafta içinde 2 kez bu güzelim müzenin ziyaretçisi oldum geçtiğimiz günlerde.


ilki can dostum, mimar- designer -celebrity arkadaşım niyazi erdoğanın istanbul fashion week 2010 kapsamındaki defilesinde sergilemiş olduğu "pixel" temalı koleksiyonunun katalog çekimleri içindi.
sanat yönetimini umut eker'in yaptığı, çekimleri oktay bingöl'ün gerçekleştirdiği çekimlerde model yahya doğu demir'di. oldukça samimi bir ortamda gerçekleşen çekimler ekibin uyumlu ve ahenkli ortamında çok güzel ürünler verdi. çekimler sabahın erken saatlerinde tasarımcımızın galata'daki ofisinde başladı ve sırasıyla rahmi koç müzesi ve unkapanında devam etti.
rahmi koç'un bizim için aldığını düşündüğüm thy'larindan 1989 'da emekliye ayrılan cici uçağı dışında ve içinde gerçekleştirdiğimiz çekimler serince bir sonbahar havasında başladı.

hava serinden sıcağa döndükçe biz de üzerimizdeki kıyafetleri teker teker azalttıkça karnımız acıkmaya başlamış, üzerimize az biraz yorgunluk çökmüş, fotoğraf makinasında bir dolu güzel poz birikmişti.

çekimlere sevgili mirkol bey'in 1950lerden kalma her parçasi orijinal muhteşem arabası da katılınca keyfimize diyecek yoktu.

çekim sonrası hep birlikte galata'daki kiva han'da soluklandık ve fotoğlarfların kataloga girişini yapabilmek için son re-touchlar için Oktay'ın üsküdardaki evine yollandık..

ikinci rahmi koç ziyaretim de, birlikte çalıştığım firmalardan roja örmenin (sevgili kurucusu jak bey sevgili eşi rozi'nin isimlerinden oluşma) 60 . yılını kutlamak için toplantığımız etkinlikti. roja , 50 li yıllarda sultan hamam'da başlayan ve dünyaya açılan bir firma oluşuna kadar ki serüvenini anlatan sergiyi yine rahmi koç müzesi evsahipliğinde yaptı.









yahya doğu ve ata kuaför

niyazi erdoğan 
yahya doğu umut eker'le 
yahya ve the otomobil

13 Ekim 2010 Çarşamba

aylar sonra yine ben.. ne kadar tembel olduğumu ve kendi kendimi disipline edemediğimi, böylelikle tescillemiş oluyorum di mi? son kayıttan bu yana ne kadar geçti allah bilir. zamanı saymayı bıraktım artık.

evet gelelim neler olduğuna. korkmayın o kadar uzun bir özet olmayacak. siz okumaktan ben yazmaktan sıkılabilirim neticede:)

bu süre içinde 3 kent gezip, deli gibi çalıştım genel olarak.sırasıyla londra,paris ve stockholm..

londra ,ikinci evim: sürprizlerini yine eteklerinde saklayan, 24 saat yaşayan,canlı ve her daim devinim içinde olan bu kente aşığım ben. richmond,kew gardens, big ben, kraliçenin sarayı,regent street ,oxford street, soho, brick lane, hyde park ve londraa.. bu kadar ara vermiş olduğum için kendime epeyce kızdıktan sonra bir de söz verdim: daha sık geleceğim sana sevgili londra.:)

ardından euro starla yapılan yaklaşık 2,5 saatlik bir yolculuktan sonra paris, aşk kenti. ilk gittiğimde buraya bir daha yalnız gitmeyeceğime dair söz vermiştim. sokaklarında, cafelerinde , köprülerinde yürürken kalbim aşk diye atıyor, kulaklarım kendiliğinden fransız chansonlarını duyuyordu. ama sonraki tüm gidişlerim de hep yalnız oldu.verdiğim sözler konusunda muhteşemim gördüğünüz üzere.
ama çok güzel bir restaurant olan , yemekleri dillere destan , andy warhol ve ekürisinin müdavimi olduğu le 404 restaurantının kardeşi diyebileceğimiz, son derece sıcak havası, saat 20.00 de hala gece için hazırlıklarını yapan -aslında profesyonel olan- bir kadroya sahip ancak yabancılardan pek haz etmeyen mürettabatıyla! ve yemek salonunun ortasında yer alan kocaman masa tenisi masası ve bisikleti ile duvarlardaki resim, kitap ve grafikleriyle aklıllarda kalan muhteşem kuzey afrika yemeği servisiyle ünlü restaurantımız en son ve en yeni kazanımlarımdan biri oldu.derriére,69 rue des gravilliers,paris.www.derriere-resto.com

oy nasıl bir cümle bu böyle :)

ardından stockholmun eylül ayında, istanbul aralığını aratmayacak soğuğu ve kasveti geldi. her ne kadar kasvet desek de ben stockholmu severim. onun o biraz sıkıcı durağanlığı, insanı renkli kıyafetlere iten metal grisi ve tabi ki somon balığı:)

sonra mı? sonrası 3 haftalık bir ayrılıktan sonra maslaktaki kübik alanıma geri dönüş ve the same old routine..



1 Haziran 2010 Salı


eveeettt en nihayetinde modayı takip edenler, kendi sitilini yaratmaya çalışanlar,yurtdışı gezilerinde
bütün mağazalarını dolaşanlar, prova odalarının önündeki kuyruklara kimi zaman aldırmayan, kimi zaman da vakit darlığından hiç girmeyenler, herkesin "nereden aldın" sorusuna yanıt verirken çoğu zaman "neee, neresi orası, burada var mı?" sorularına maruz kalanlar, oldukça ucuz denilecek
rakamlarla çok şık kıyafetler, aksesuarlar bulanlar!

ya rüyalarınız gerçek oluyor ya da kabusunuz:)) zira H&M Türkiye'de bu sonbahar ilk mağazasını açıyor. ilk mağaza bayrampaşa'daki FORUM alışveriş merkezinde 2010 kasım ayında açılıyor.

bugüne kadar aldıklarımızı çoğunun sadece bizde olduğu fikrinden yola çıkarak gayet rahat giyebiliyorduk güzelim giysilerimizi. ama artık başkalarının da üzerinde olacak. bu bir çokları için bir kabustan öte!

ama bazıları için de akşam "ne giyeceğim?" diye düşündüğümüz pek çok durum için- ilk buluşma, yıldönümü, bir davet, açılış,nikah, iş görüşmesi, tatil alışverişi, rahat ve sürekli kullanım ya da herhangi bir özel bir durum için- kıyafet ararken elimizin altında kolaylıkla isteğimize ulaşabileceğimiz bir mağaza olması bir rüyadan ibaret de olabilir.

mağaza "flagship store" olup bütün konseptleri içinde barındırıcak. bunu diğerlerinin de kısa zamanda takip edeceğini düşünüyorum açıkçası.

bu kış için alışveriş yapmadan önce biraz bekleyin derim !

30 Mayıs 2010 Pazar

bazen çok ilginç oluyor. yapmayı tasarladığım, aklımdan geçen şey gözlerimin önünde olup bitiyor.
Çok mu olağan ve sıradan düşünüyorum yoksa benim bi dolu ruh eşim mi var?

blog yazmak fikri yıllardır kafamda olan bir türlü yürürlüğe koyamadığım bir ok şeyden sadece birisiydi. şimdi bloglar almış başını gitmiş, ben de ağzı açık kalakalmışım:)
olsun ama başladım. henüz yeterince güncelleme yapmıyorum. farkındayım. tembelim belki de !
ha unun ne faydası olacak bana onu ise hiç bilmiyorum.
Sahafların açık havaya çıktığı günlerden biri -ki sanırım bu sonbahardı- bir tezgahtaki adam bana bakıp"yazıyor musunuz ?" demişti. ben de yok "okuyorum " demiştim ona :O)
"yazmam gerektiğini, ruhumun sağlığı için ve ruhumun omuzlarındaki yükleri azaltmak için yazmam gerektiğini" söyledi.
ben de sanırım bu tavsiyeye uymak için tıpkı onun dediği gibi "kimse okumasa da yazdıklarımı" sırf kendim için yazıyorum.

her ne ise. bundan yani.. benden değil ondan ötürü yazıyorum. whatsoever yani..

9 Mayıs 2010 Pazar


eveettt, bu haftasonu gidilen mekanlardan ilki ile başlayacağım bugün:
Galata'da kuleyi masanızdaymış gibi hissedebildiğiniz bir konumu olan Venta del Toro isimli İspanyol restaurantına gittik çok yakın arkadaşlarımla. Tapas ile başladık yemeğimize.Ancak vasatın altında diyebileceğim bir tat ile karşılaştık.Mönü zaten neredeyse tamamen İngilizce yazılmış bildiğimiz mezelerden oluşuyordu. Türk mezelerinin hastasıyım ancak İspanyol yemeği yemek için gidilen bir mekanda deniz börülcesini İspanyol diye sunmak biraz tuhaf geldi bana.
Her neyse, ana yemeğe geçtiğimizde ise daha vahim bir durum bizi bekliyordu.Zaten toparlanmamız biraz uzun sürdüğünden ve çokça aç olduğum bir döneme denk geldiğimden olsa gerek 45 dk sürecek paella siparişi vermek yerine
daha kısa sürede mideye indirebileceğimizi düşündüğüm hatta düşündüğümüz yemeklerden sipariş verdik. Limon soslu tavuk, rokfor soslu bonfile, hardal soslu tavuk ve lüferden oluşan ana yemekler sanırım lüfer hariç, oldukça hayal kırıklığı yarattı. Limon soslu tavuk, haşlanmış tavuk göğsü üzerine hafif gezdirilmiş limonsuyundandan ibaretti.Lokmalar ağzımda gitgide büyüdü ve 3-5 denemenin ardından vazgeçtim o sevdadan:)

Ancak tabii biz 5 kişi yine eğlenecek çok fazla konu bulduk kendimize.
Bedia Muvahhit ve Vasfi Riza Zobu arasında geçen ve bizi yerlere yıkan olay gecenin en eğlenceli hikayelerinden biriydi. Bunu anlatan arkadaşımın doğumgünü sebebi ile buluştuğumuz gecede öğrendiğime göre Bedia hn ile Vasfi Rıza bey birlikte bir araçla seyahat ederlerken Vasfi bey'in acilen tuvalet bulması gerekiyor ancak bulamadıkları için yol kenarında mecburen bu işi halletmeye çalışıyor. Döndüğünde Bedia hn "sanırım üzerinizde bir takım damlalar var Vasfi bey" diyor. Vasfi bey de durumu kurtarmak için "bir miktar rüzgar vardı , o yüzdendir herhalde" diye yanıt veriyor. Bedia hn bunun üzerine "ayol siz bu işi halledene kadar mevsimler geldi geçti, rüzgar olsa ne olur " diyor..
Akabinde sevgili yunanlı dostumuz bize bir başka hikaye anlattı ve burada yaşadığı kısacık süre sonuncunda sabah ezanı ile akşam ezanın makamlarından tutun da Safiye Ayla'yı bize direk olduğu gibi hatırlatmasına kadar anlattığı anektotlarla ne kadar yakın insanlar olduğumuzu hatırlattı bize ve bir o kadar da şaşırttı.Aynı gece yine kendisinden en çılgın Yunanlı ressamlardan Yannis Tsarouchis(1910-1989)'ı öğrendik ve resimlerine hayran kaldık. Yannis Tsarouchis2in deniz ürünlerine düşkünlüğünü resimlerinde görmek de mümkün! Her resminde bir denizci mutlaka tuvalin bir köşesine düşüyor ya da tamamına sahip oluyor..:)

Dostlarla oturdğumuz sofralarda yemeklerin lezzetleri çoğunlukla sohbetin enerjisini etkileyebilecek bir düzeyde olur.Bunu çoğumuz yaşamıştır.
Ancak bu, o akşam için bizi çok da etkilemedi. Sevgili dostumuzun yaşadığı yıllara bir yenisini eklemesini değil, bizimle birlikte oluşunu bizimle olan paylaşımını kutladık. Keşke yemekler de bu inanılmaz
"var olma haline" güzellikleri ile eşlik edebilselerdi...


2 Mayıs 2010 Pazar

Dee Edwards Why Can T There Be Love Hq Remaster - VidoEmo - Emotional Video Unity

Dee Edwards Why Can T There Be Love Hq Remaster - VidoEmo - Emotional Video Unity
Bakalım,göreceğiz..

Son yıllarda bu sözcük ikilisi dostlarımla benim en çok kullandığımız sözcükler oldular.Öyle şeyler oldu öyle şeyleri oturup didik didik ettik ki en son vardığımız nokta hep "bakalım, göreceğiz" noktası oldu:)
Bu bir çaresizlik hissi yaratıyor elbet. Bir susma, kabul ediş.Ama çokça da huzursuz bir hal.
Böyle anlarda birbirimize dayanıyoruz.Planlar yapıyoruz. Arada bir "biri arasa da iptal etsek bu programı " dediğimiz anlarımız da oldu :) ama uyduk plana.:)

İstanbul'u gezdik mesela en son.Kız kulesi, tarihi yarımada derken bir haftayı devirdik. Haftanın içine çok da güzel mekanlar yerleştirdik soluklanmak için:

Zeyrekhane, Zeyrekte, İMÇ'nin karşi arasından girilerek biraz yukarı sağ karışımı ile ulaşılan, Haliç'e alışık olduğumuzdan farklı tam da karşı yakadan bakmaya olanak tanıyan bir tepede. Koç vakfı işletiyormuş. Her şey pırıl pırıl, tertemiz, servis çok güzel. Yediklerimiz de bir o kadar lezzetliydi. Lavanta kokularının kapıda hepimizi buyur ettiği konak nefis bir bahçeye açılıyor. Bir ara gidip görün derim.

Sultan Ahmet meydanına çok yakın , Topkapı sarayı yolu üzerindeki Yeşil Ev de yine keşfettiğimiz mekanlardan. Yani o ordaydı , bilen biliyordu da, biz birlikte ilk kez gittik. O konak da bir paşanındı yanılmıyorsam.Ne yaşamlar yaşandı, ne sevinçler, hüzünler...

Bu gezide rehberimiz olan Grace ne çok yer biliyor ne değişik mekanları sevmemizi sağlıyordu.
Sağol Grace.

Başka bir gün Subaşı Lokantasını denedik. Ancak kendinden beklenmeyen bir rakamı hibe edip geldik.Yemekler mi? Bir esnaf lokantası kıvamında işte. Ben bile daha güzel yapabiliyorum bazılarını :)

Kral Kokoreç en baş mekanım oldu ama yarımadadaki..Şahane kokoreç Avrupa Birliğine bile girer..:) son derece iddialı!

Gününüzü nasıl geçireceğinizi bilemediğinizde ibreniz yarımadayı gösterebilir derim, öyle değil mi Paull? Paull , Paull!



bakalım neler olacak ?

Bakalım nasıl bir şey olacak ben de bilemiyorum. Blog kendi kendine çoğalan bir bir organizmaymış gibi bir his veriyor bana.kendi kendine ilerlemek, büyümek isteyen bir hali var gibi.bunun için şu an bana ihtiyacı var. Ama gün gelecek bunu kendi kendine yapabilecekmiş gibi.

O büyüklüğe ulaşır mıyız dersiniz?Bu blog bu işi yapabilir mi?

Bakalım,göreceğiz..